Arþivden Aralık, 2009

Uygurlar’ da Resim Sanatı

Aralık 1st, 2009

Eski Türk resim sanatı Budizm, Maniheism ve İslâmlık devri olarak üç din çer­çevesi içindeki eserleri içine alır: Böylece sekizinci yüzyıldan dokuzuncu yüzyıl so­nuna kadar bin yıldan fazla bir zamana yayılmaktadır, Eski Türk resminin asıl tem­silcileri, sanata çok istidatlı olan Uygur Türkleri’dir.

Eski Uygur şehirleri harâbelerinde bulunan sekiz ve dokuzuncu yüzyıllardan kalma Budist ve Maniheist duvar resimleri ile minyatürler Türk resminin bugüne ka­dar bilinen en eski örnekleridir. Bunlarda râhipler, vakıf yapanlar, müzisyenler tasvir edilmektedir. Kompozisyon sıralama halinde ve si­metrik bir düzene göredir. Koyu mavi ve kırmızının çok olduğu parlak renkler kulla­nılmıştır.

Hükümdârlar ve asiller, Mani dinini kabul ediyorlarsa da halk Buda dinine baÄŸlı kalıyordu. Az sayıda Nasturi hıristiyan vardı. Uygurlar’ın Budist resim sanatının en mühim âbidesi Murtuk civarında Bezeklik’de bulunan mâbettir.

Resimlerde görülen, ellerde taşınan çiçeklerin bir çeÅŸit kâğıt hamurundan iri plâstik adak eÅŸyası olduÄŸu Von le Coq’un araÅŸtırmalarından anlaşılmıştır. Bunlar­dan saÄŸlam olarak kalmış olanlar mâbet kalıntılarında bulunmuÅŸtur.

İnsan yüzüne ferdî bir hususiyet vermek, yani portre yapmak sanatı, ilk defa 750′den sonra Türk duvar resimlerinde baÅŸlamıştır. O zamana kadar insan vücu­dunun diÄŸer kısımları gibi yüz de ÅŸemalara göre çiziliyor ve resmin altına adı yazı­larak ayırt ediliyordu. Fresklerde resimlerini yaptırmak isteyen kimseler tasvir edili­yor, böylece çeÅŸitli insan grupları Hint ve Çin râhipler, Toharlar, İranlılar görülüyordu. Uygurlar kendilerinden farklı insanlar ürerinde dikkatlerini toplayarak bunları tiplere ayırdılar ve tabii kendilerini de daha belirli olarak görmeÄŸe baÅŸladı­lar. Bu durum onlara portre sanatı yaratmak ve geliÅŸtirmek imkânını kazandırdı.

Portre benzerliÄŸi, aynı kıyafet ve duruÅŸta yan yana sıralanmış râhip resimlerinde açıkça bellidir. Bunların yüzleri çeÅŸitli insanları gösteriyor. DiÄŸer resimlerde kendini belli eden bu portre sanatı ferdî düşünce ye ÅŸuur bakımından çok mühim bir ilerle­meyi gösterir. Portre sanatının doÄŸmasında eski geleneklerin de rolü olmuÅŸtur. Göktürkler’de ve Uygurlar’da eskiden Bengü ve Mengü adı verilen hatıra taÅŸlarına ölen kahramanın adı, ünvanı ve memuriyeti ile yaşı yazılarak onlar ebedileÅŸtirilirdi. Bunun için onun yaşının herhangi bir deÄŸiÅŸtirmeye imkân vermeyecek ÅŸekilde be­lirtilmesi gerekiyordu. Uygurlar’da bu fikir sonradan tesirini göstermiÅŸ olmalıdır. Bezeklik fresklerinde Uygur prensleri çok realist olarak resmedilmiÅŸtir. Sorçuk’da kadın ve erkek vakıfçıları tasvir eden bir freskte figürler hep portre hususiyeti gös­teriyor. Hoço’da dört nala koÅŸan bir at freski de yeni realizm için iyi bir misal olarak görülebilir.

Uygurlar zamanından kalan minyatürler Maniheist kitaplardan sayfalardır. Bun­lar kısmen dinî kısmen dünyevî sahneleri canlandırırlar. Bunlardan başka büyük resimli sayfalar ve sancaklar kalmıştır ki, bunlar Mani mâbetlerinde saklanır ve âyinlerde kullanılırdı. Bu Uygur minyatürleri ilerde göreceğimiz gibi, İslâm minyatü­rünün kaynağı olmuştur.

Uygurlar, tipleri ayırmak, tarihlendirmek ve portre resimlerini yaratmaktan baş­ka ilâh tasvirleri de yaparak her iki bakımdan Çin resmi üzerinde tesirli olmuşlardır. Bunlardan başka Uygur ressamları dokuzuncu yüzyılda yeni bir üslûp geliştirmiş­lerdir. Birçok küçük sahnelerle bir veya birkaç hikâyeden ibaret Tohar resimlerin­den farklı olarak Uygurlar, büyük ve sade kompozisyonları seviyorlardı. Renk ola­rak koyu lacivert ve  açık yeşil yerine kızıl kahverengi tercih olunuyordu.

Uygurlar’da bu ÅŸekilde geliÅŸmiÅŸ olan sanat gittikçe kuvvetlenerek devam etmiÅŸ, Uygur devleti dağılınca bu kabiliyetli Türkler’in parlak mirası yeni hakimiyet kuran MoÄŸollar’la Batı’ya ye İslâm dünyasına geçmiÅŸtir.

Uygurlar’ da Heykel Sanatı

Aralık 1st, 2009

Hint, Yunan ve Çin sanatı etki­leriyle bir Buda heykel sanatı ge­liÅŸmiÅŸ bulunuyordu. Fakat Uygur­lar o zamana kadar görülmemiÅŸ realist ve yeni bir heykel sanatı meydana getirmiÅŸlerdir. Bunun baÅŸlangıcı Göktürkler’deki balbal heykellerine dayanmaktadır. Kızıl’da bulunan diz çökmüş halde, omzunda yük taşıyan 47 cm. boyunda alçı heykel sekiz ve do­kuzuncu yüzyıl heykel sanatı için karakteristiktir. Cilt, beyaz, es­mer, saçlar veya baÅŸlık siyah renktedir. Sorçuk’da bulunan ka­lıplarda alçıya alınmış iki hayvan heykeli daha ilgi çekicidir. Bun­lardan 27 cm. boyunda ve bir at başını canlandıran kuvvetle üslûplanmış heykelde yele ve perçemler çok olgun çizgilerle belirtilmiÅŸ olup, hemen hemen demona benzer bir ifade taşımaktadır. Burada Hunlar’a kadar uzanan eski Türk hayvan üslûbunun bir devamı görülmek­tedir. 38 cm. boyundaki ikinci heykel bir fil başını canlandırmak­ta olup, daha fazla üslûplanmış grotesk bir ifade taşımaktadır. Fil görmemiÅŸ biri tarafından yapılmış olduÄŸu anlaşılıyor. Buna benzer, kuvvetle üslûplanmış Fil başı tasvirleri Kuça’daki duvar resimlerinde görülür. At, deve, keçi gibi bölgede bol bulunan diÄŸer hayvan­ların baÅŸları, ÅŸaşılacak bir doÄŸrulukla resmedilmiÅŸtir.

Sekiz ve dokuzuncu yüzyılda yapılmış olan Uygur heykellerinin başka yerde benzerlerini bulmak hemen hemen imkânsızdır.

Uygurlar’ da Mimarlık Sanatı

Aralık 1st, 2009

Maniheist mabetler, kubbe ve köşe tromplariyle İran âteÅŸgâhları biçiminde ya­pılıyordu. Hoço’da bir saray harabesinde tonozlu ve kubbeli kısımlar görülür. Duvarlar, yontulmamış taÅŸlardan harçla örülmüştür. Sirkip’de kule bi­çimde bir yapı niÅŸler içersinde Buda figürleriyle bir Hint stupasından baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Buda ve Mani dinleri gibi Hint ve İran mimarî ÅŸekilleri de yan yanadır. Hoço yakınında bulunan kubbeli yapılar mezar anıtlarıdır. Kubbe İran’dan gelmiÅŸ olabilir, fakat bu zamanlarda İran’da mezar yapısı yoktur. Zerdüşt dininde ölülerin gömülmesi düşünülemiyeceÄŸinden mezar fikri doÄŸmamış­tır. Uygurlar bu kuleli mezar yapılariyle ilk türbeleri meydana getirmiÅŸ oluyorlar. Komul civarında lli-Köl’de, mâbet olması gerekli diÄŸer bir kubbeli yapıda tromp yeri­ne köşeye ilk defa bir üçgen konulmuÅŸtur ki, bu İran’da bilinmeyen bir ÅŸeydir. Halbuki, Türk Üçgenleri sonra Selçuklu ve Osmanlı mimarisinde ehemmiyetli bir rol oynamıştır.

Uygurlar umumiyetle iki kanatlı kapı ile açılan ve küçük bir evcik ÅŸeklinde giriÅŸ yeri olan, yarı yükseklikte duvarla çevrili evlerde oturuyorlardı. Evler yarım metre yüksek bir tuÄŸla. Duvar üzerinde yükseliyor, uzun kenarın ortasında bir merdiven yukarı götürüyordu. Asıl ev çok defa tek katlı, duvarlar masif örgülü, pencereler ilk zamanlarda yuvarlak kemerli, sonraları dört köşeli idi. Bayramlarda evin dört köşe­sine dışarıdan kızıl-kahverengi perdeler konuluyor, bunlar duvar köşelerinde topla­nıp, düğümleniyordu. Çin evlerini andıran ağır, kiremitli, dik sırtlı çatının iki ucu bir kuÅŸ (belki föniks, ateÅŸ kuÅŸu) biçiminde nihayetleniyordu. Çin’de, bu ejder başıdır. Dik sırtın ortasında Çin’deki gibi çok defa alev ÅŸeklinde inciden bir nazarlık yükse­liyordu. Çatı süslü ve kırmızı renkli idi, fakat Çin’deki gibi ağır dekorlarla yüklenmemiÅŸti. Bir üst kat yapılırsa, bu, çok defa hafif korkuluklarla pavyon biçiminde olu­yordu. Çevre duvarları ile ev arasında aÄŸaçlarla bahçe, binek ve yük hayvanları için yer bulunuyordu. DoÄŸu Türkistan, eski Uygur ülkesinde kayalara oyulmuÅŸ bin­lerce mâbet vardır. Bunların duvarları ve tavanı fresklerle süslü İdi. Fresklerden ço­ğu Alman Turfan araÅŸtırıcıları tarafından sökülerek Berlin EtnoÄŸrafya Müzesi’nde duvarlara yerleÅŸtirilmiÅŸti. Son harpte bunların büyük bir kısmı yok olmuÅŸ, fakat ki­taplarda resimleri kalmıştır. Fresklerin konusu esas itibariyle Budizm’dir. Buda M.Ö. 560 yıllarında Hindistan’da yeni dinini yaymıştır.

3. Uygur Sanatı

Aralık 1st, 2009

Selenga Nehri’nin doÄŸu kıyısında Göktürkler’e baÄŸlı olarak yaÅŸayan Uygurlar 745′de Göktürkler’in yerine geçerek Uygur devletini kurmuÅŸlardır. Kurucusu Alp Kutlug Bilge KaÄŸan’dır. Merkezleri Ötügen yaylasında Karabalgasun ÅŸehridir. On­dan sonra gelen Mayunçur adına bugünkü MoÄŸolistan’ın kuzeyinde Åžine-Usu kö­yü kıyısında bir kitâbe dikilmiÅŸtir. Bu uzun kitabede Uygur devletinin kuruluÅŸu, ge­niÅŸlemesi, kendisi ve babası Kutlug Bilge’nin zaferleri yazılıdır. Uygurlar’da en çok sevilen din Budizm’di. 630′da Uygurlar daha bugünkü MoÄŸolistan’ın kuzeyinde ya­şarken bile Budizm raÄŸbette idi. Göktürk alfabesi ile Uygurca aynı zamanda Çince ve SoÄŸd’ça olarak yazılmış olan 732 tarihli Karabalgasun kitabesinde imparatorluk devrinde Uygurlar’ın Mani dinine girdiÄŸi ve eski dinî tasvirleri yaktığı, 762′de Bögü KaÄŸan’ın bunu devlet dini haline getirdiÄŸi belirtilir (Burada Göktürk alfabesi ile ya­zılan kitâbe silinmiÅŸ olduÄŸundan onun pek az kısmı okunabilmektedir. Çince ve SoÄŸdca olanlar daha iyi durumdadır). 840′da baÅŸkentleri Karabalgasun, Kırgızlar’ın eline geçtiÄŸinden Uygurlar’ın büyük kısmı tarım bölgesine geçip, Hoço’da ye­niden devlet kurmuÅŸlardır. Burada Uygurlar’ın tekrar Budizm’e döndüğü anlaşılı­yor. Turfan resimlerinde ve sonraki Uygurca yazmalarda pek az Maniheist metin vardır. Buda dini Uygurlar’da edebiyatı da geliÅŸtirmiÅŸtir. Sanskritçe, Toharca, SoÄŸdca ve Çince’den metinler tercüme edilmiÅŸtir. Tercüme için bir tek orijinal me­tinle yetinilmeyip, Budizm’in klâsik dillerindeki çeÅŸitli versiyonla karşılaÅŸtırılıyordu. Mani dini metinlerini ayni derecede etraflıca ve aynı hâkimiyetle TürkçeleÅŸtirmek mümkün olmamıştır. Göktürk yazısından sonra Uygur yazısı kullanılmış, Budist me­tinler bu yazı ile yazılmıştır. Uygur yazısı iyice geliÅŸtirilmiÅŸ halde bütün Türk boyları tarafından kullanılmıştır. MoÄŸollar ve ilhanlılar zamanında da aynı yazı kullanılmıştır. MoÄŸollar Uygurlar’a son vermekle beraber onların kuvvetli kültürlerine tâbi olarak, Uygur yazısını almışlar, Uygur kâtipleri ve devlet adamları bütün sivil idareyi elleri­ne geçirmiÅŸlerdir. MoÄŸollar TürkleÅŸmeÄŸe baÅŸlamış ve kısa zamanda tamamen TürkleÅŸmiÅŸlerdir. Timur’un tüzüğü ve Altınordu Yarlıkları hep Uygur yazısı ile yazıl­mış, on beÅŸinci yüzyıl sonuna kadar resmî ve devletlerarası yazışmalarda, paralar üzerinde Uygur yazısı devam etmiÅŸtir. Uygurlar’ın kitapları kâğıt üzerine yazılıp ba­sılıyordu. Bu, Çin kâğıdından farklıdır. Uygurlar’ın kendi kâğıt imalâtları olduÄŸu bir gerçektir. Yazı âleti kamış kalemdi. Daha ehemmiyetsiz yazılar Çin fırçası ile yazılır­dı. Budist metinlere ihtiyaç fazla olduÄŸundan baskı da kullanılırdı. Uygurlar IX. ve X. yüzyıllarda Çinliler’in blok baskı ile çoÄŸaltma tekniÄŸinden farklı bir baskı sanatı bulmuÅŸlar, sert aÄŸaçtan, tek tek, hareketli Uygur harfleri ile kitap basmayı ilk olarak gerçekleÅŸtirmiÅŸlerdir. Kazılar sonunda torbalar içinde böyle harfler ele geçirilmiÅŸtir.

Uygurlar’da pandomim, bale, ÅŸan, orkestra ve iptidai ÅŸekilde tiyatroda vardı ki, o zaman için Çinliler’e çok tipik ve cazip görünmüştür. Hikâye anlatma sanatı da çok ileri idi. Yazılmış ÅŸekillerden anlaşıldığına göre, bunların Türkçe versiyonları dramatik bakımdan Çincelerden çok daha üstündür.