Vitrayın Uygulama Alanları

Ekim 19th, 2009 Yorum yok »

Geçmişte örneklerine büyük ve çok özel mimari yapılarda, kilise, camii gibi dinsel mekanlarda rastlanılan bu süsleme sanatı günümüzde çok yaygın olarak evlerde, otellerde,  ve birçok mekanda vitray süsleme sanatı uygulanmaktadır.

Vitrayın diğer uygulama alanları ise;

Kapı camları, Pencere camları, Merdiven boşluğu pencereleri, Mutfak – banyo dolap kapakları, Tavan camları – kubbe, Işıklı duvar panoları, Ayırıcı paneller -paravanlar – seperatörler, Masa, Lamba – abajur – aplik , Özgün hediyelik eşyalar bulunmaktadır.

VİTRAYIN TARİHÇESİ 

Ekim 19th, 2009 Yorum yok »

Renkli cam parçalarından yapılan ve pencereleri örten  saydam – yarı saydam panellerin yapımı için cam kullanımı çok eski dönemlere dayanıyor. Renkli camın mimarîye girişi ve kendine özgü bir sanat oluşturuşuna dair elimizdeki en eski buluntular XII. yy.a aittir. Bu uygulamalar özellikle Doğu Akdeniz’de çok önceleri biliniyordu. Roma ve ilk Hıristiyanlık dönemlerinde kullanılıyordu. O zamanlar Roma resim sanatıyla rekabet eden vitray, çok parlak ve göz alıcı renklerde camlarla, perspektifsiz ve kabartısız olarak basit kompozisyonlar halinde yapılıyordu.
XII. yüzyılda Roma sitili yerini Gotik tarza bıraktı. Bu yeni mimari anlayışta çatının bir dizi kolon ve kiriş sistemine taşıttırılması fazla ağırlık taşımayan duvarlarda daha çok ve geniş pencere boşlukları bırakmayı sağladı. Böylece pencereleri örtmek için renkli cam paneller kullanılmaya başlandı. Cam parçalarını birbirine tutturmak içinde kurşun çubuklar kullanılıyordu. Vitray süslemesi kiliselerde mozaik süslemenin yerini aldı ve Vitray zanaatkarları zaman içerisinde cam ve kurşun ile birçok farklı teknikler geliştirdiler.
XIII. yüzyılın başlarında Fransa’da Chartres şehri vitray sanatının en büyük merkezi oldu. Muhteşem Vitray süslemeleri 1200 ve 1236 yıllarında Chartres Katedralindeki 7000 m2 lik bir alanı kaplayan vitray süslemesi ortaçağ mimarisinin ve cam üstüne yapılan resim sanatının en büyük ve en önemli örneklerindendir.
Yapılara elden geldiğince bol ışık sokmak isteyen gotik çağ mimarları pencereleri gittikçe daha büyük yapıyorlardı. Bu yüzden kilise süslemeleri, Roma kiliselerinin iç duvarlarını kaplayan fresklerden değil vitraydan oluşabilirdi.
O devirde renkli cam ustaları, renk düşkünü çağdaşlarının zevkini okşamak için renkleri elden geldiğince çeşitlendirmeğe çalışıyorlardı; bu yüzden Aziz Bernard, perhiz ve çile amacıyla kendi tarikatına giren keşişlerin bundan uzak durmalarını ve renksiz camları yeğ tutmalarını istemişti. Hıristiyan cam ustalarının bu renk araştırma düşkünlüğü biraz da İncil hikâyelerinden gelir.
Chartreslı ustaların ustalığı sayesinde Beauce, zamanla bir vitray odağı haline geldi ve vitraycılık buradan bütün Fransa’ya (Bourges, Paris, Tours, Le Mans, Rouen) ve komşu ülkelere, özellikle İngiltere (Canterbury) ve Almanya’ya yayıldı. 1300’lü yıllarda Antonio da Pisa adlı İtalyan vitray sanatına ait ilk kitabı yazdı. Kitabında cam kesim teknikleri, camın renklendirilmesi, kurşun tekniği anlatılıyordu. Renkli camların vitray yapımımda kullanılması İsa’dan sonra ilk yıllara rastlıyor. Bu döneme ait en eski örnekler Ravenna’da İsa’dan sonra VI. Yüzyılda ortaya çıktı. Ancak gerçek vitray sanatı en parlak dönemi IX. ve X. Yüzyıllar arasında yaşadı.
XIV. ve XV. yüzyılda vitray değişikliğe uğradı. Renkli pencereler dana büyüdü, camlar daha aydınlık oldu. Gümüş sarısının ve külrenginin baskın olduğu beyaz camlar üstünlük kazandı. Resim gibi vitray da gerçeğe uygunluğu göz önünde bulundurmağa yöneldi. XVI. yüzyılda çoğu oymalı çift kat camlar pek çok değişik tona olanak sağladı. Ama vitray tek cam üstünde renkli bir resim olmağa yöneldi.

—————————
XVII. yüzyıldan itibaren bu sanat desenden çok etkilendi. Basit kompozisyonlardan ve az sayıda canlı renklerden oluşan vitray yapma zevki XIX. yüzyılda doğdu. Büyük ressamlar (İngres, Delacroix) modeller yarattılar. Geleneğe dayanan ya da yeni tekniklerden yararlanan vitray böylece anıtsal sanat içindeki yerini aldı.
İlk bilinen cam kesim tekniği önceden cam üzerine tebeşir ile çizilen desenin ucu ısıtılmış bir demir parçası ile kesilmesi tekniği idi. Kesim sırasında cam soğuması için su ile ıslatılıyor ve işlem cam iyice kırılana kadar devam ediyordu. Daha sonra Vitray ustaları daha küçük parçaların kolay kesilebilmesi ile kükürt tekniği ile kesim yapmaya başladılar. Kesilen parçalar temizlenip kesim şekline göre yapıştırılıyordu.(Yapıştırmada tutkal kullanılmıyor.) Sonra camın üstüne desen işleniyordu. Bezeme bittikten sonra camlar kurşun içine gömülüyor. Yani H kesitindeki kurşun çubukların arasına yerleştiriliyor ve lehim ile kurşunlar kalaylanarak camlar sabitleştiriliyordu.
Uzun yıllar parlak dönem yaşayan vitray sanatı zaman içersinde kültürel ve sosyal nedenlerden dolayı eski önemini kaybetmeye başladı. Yeniden önem kazandığı dönem 19. yy. da Antonio da Pisa nın kitabı örnek alınarak vitray restorasyonları yapıldı ve eski zanaatkarlar gün ışığına çıkartıldı.
Vitray sanatının yeniden doğuşu ilk olarak Fransa da başladı. Ancak yüzyıl sonuna doğru Almanya vitray sanatının merkezi konumuna geldi. Bu dönemde vitray sanatı özellikle dini yapıların dışında saray ve malikanelerde, büyük konakların kapı, pencere ve tavan süslemelerinde kullanılmaya başlandı. Desenlerde tema olarak dini ve kutsal desenler işlenmiştir. 1890-1930 yılarında dini konuların dışında manzara, insan figürleri, zarif bezemeler, çiçek motifleri ve geometrik desenler vitray sanatında yeni ve dekoratif tekniklerle geliştirildi.
O tarihlerden bu yana daha yalın bir vitray anlayışı ortaya çıkıştır. Notre-Dame du Raincy Kilisesi’nde Auguste Perret «oyuk duvarlar» yarattı, Maurice Denis buralara Ortaçağ’ınkiler kadar göz kamaştırıcı vitraylar yerleştirdi. Chagall, Leger ve Bazaine gibi ressamlar da buna benzer vitraylar yaptılar, ister figüratif, ister soyut olsun vitraylar modern mimarîye uydurulmakta ve doğrudan doğruya betonarme içine yerleştirilmektedir.
Bu tekniklere farklı olarak Amerika da New York’lu ünlü tasarımcı Louis Comfort Tiffany vitray sanatı için farklı bir uygulama tekniği geliştirdi. Kurşun çubuklar yerine bakır folyo şeritler kullanmaya başladı. Ayrıca bazı farklı cam türleri geliştirdi. Opal, renkli opal ve sedefli camlar gibi.
Kullandığı camlar ve tekniği ile çok farklı aydınlatmalar da ortaya çıkardı. Günümüzde onun çalışmalarından bir çok örnek taklit edilip uygulanmaktadır.
Türklerin Orta Asya’da yerleştikleri bölgelerde yapılan kazılarda ele geçen cam parçalan, onların bu sanat hakkındaki ileri bilgilerini ve ince kullanım biçimlerini kanıtlayıcı niteliktedir. İran üzerinden Anadolu’ya gelirken Türkler bu sanatı getirdiler ve geliştirdiler. Selçuklu mimarları, Artukoğullarında da görülen ve «şemsiye» denilen cam süslemeleri kullandılar. Fakat Selçukluların son derece incelmiş ve gelişmiş vitray örnekleri, Beyşehir Gölü kıyısındaki Kubadâbâd Sarayı kazılarında ele geçen cam parçaları ve alçı süslemeler vardı.
Vitray sanatı Selçuklular döneminde geliştirilmiş, Osmanlı İmparatorluğu döneminde İstanbul’un fethinden sonra bir çok tarihi mimarilerde Vitray Tekniği ile muhteşem çalışmalar yapılmıştır.
Evlerde, cami, medrese, şifahane, saray gibi anıtsal binalarda vitraylar normal pencere dizisinin üstünde oluyordu. «Kafa penceresi» denen bu nakışlı camlar, bitkisel ve geometrik şekillerle nefis bir bezeme biçimi oluşturuyordu. Bu camlardan süzülen ışıklar yapı içinde değişik yansımalar yapıyordu. Osmanlı vitrayının en güzel örnekleri Süleymaniye, Rüstempaşa, Yeni Cami gibi büyük mabetlerde, Topkapı Sarayı, Hünkâr Kasrı v.b. saray, kasır ve yalılardadır.

Vitray Nedir?

Ekim 19th, 2009 Yorum yok »

Vitray sanatı gün ışığı ile doğan ve yine onun az ve çokluğu ile değişimler kazanan bir ışıklı resim sanatıdır.
Vitrayın diğer resim sanatlarından ayrı olan yönü onu diğerlerinden üstün kılan tarafı aynı kalmayışı, ışık değişimleriyle, ya da ışığa etki eden elemanların değişimiyle değişik özellikler kazanmasıdır.
Bir ışığın azalıp çoğalması ve bulutların hareketi, hatta vitrayın arkasında bulunan ağaçların dal ve yapraklarının veya başka cisimlerin hareketi cam üzerinde değişik renk ve gölgeler meydana getirir.
Yakın yüzyıla kadar vitray sanatı doğal ışıktan yararlanmıştır. Teknikteki ilerlemelere paralel olarak değişik kaynaklarda, özellikle elektrik ışığı vitrayın ışık kaynağı olmasını sağlamıştır.
Ayrıca hiç doğal ışık olmayan yerlerde de vitray kullanılmıştır.

sanat,vitray sanati

CAM TÜRLERİ

Ekim 19th, 2009 Yorum yok »

Camlar kimyasal içerikleri bakımından çeşitlilik gösterirler. Camın bileşiminde periyodik tablodaki birçok element bulunabilir; fakat, ticari olarak üretilen çok çeşitteki camlar üç ana gruba ayrılırlar: soda-kireç, kurşun ve borosilikat cam.Soda-kireç camı fiziksel ve kimyasal özelliği bakımından görünür optik ve uygulamaları için çok uygundur. Ayrıca, soda, camın işlenme sıcaklığını düşürdüğü için, maliyeti de azaltır. Sodasız cam saf camdır, saf malzemelerin işlenme sıcaklıkları yüksek olur. O dönemde cam elde etmek için yeterli ateşi yeterli sıcaklığa çıkarmak için odun yada kömür yeterli değildi. Yani soda olmasa idi camın keşfi bin yada iki bin yıl ertelenebilirdi. Anadolu’da sodalı camın kullanılması çok eskilere dayanır. Sümer tabletlerinde sodayanaga deniyordu. ilk dönemlerde, soda elde etmek için, soda oranı çok olan uhulu ağacının (Akad dilinde abanu huli diye geçer, küllerinden yada Van gölünün sodalı suyundan yararlanılıyordu. Renksiz türleri görünür ışığı çok iyi geçirdiği için pencere camlarında Romalılardan beri kullanılırlar. Pencere camları ilk olarak, merkezkaç etkisi yaratılarak döndürülerek yapılıyordu. Daha sonra üfleme tekniğinin keşfi ile cam, şişirilerek silindir haline getirildikten sonra, silindirin yan yüzeyi kesilerek elde edilen pek de düzgün olmayan pencere camı, diğer tekniğin sağladığı boyutlardan daha büyük oluyordu.

Flotal cam dediğimiz cam da sıvı kalay yüzeyinde yüzdürülerek elde ediliyor. Flotal cam tüm diğer camlardan çok daha düzgün bir yüzeye sahiptir.Soda-kireç camının başlıca dezavantajı yüksek ışık genleşme özelliğine sahip olmasıdır; yani ısıtılınca yapısal olarak genişlerler. Silika ısıtılınca fazla genişlemez; fakat sodanın eklenmesi genleşme özelliğini dramatik bir biçimde artırır; genel olarak, soda ne kadar fazlaysa, sıcaklık değişimlerine karşı camın direnci de o kadar düşüktür. Soğuk günlerde ince belli çay bardağınıza sıcak çay doldururken cam üzerinde
ısı şok yarattığınız için bardağınız çatlayabilir.Kalsiyum oksit yerine kurşun oksit ve sodyum oksidin yerine potasyum oksit kullanılması, kurşun camı olarak bilinen cam türünü oluşturur. % 24 PbO içeren camlar, kristal cam diye bilinen cam türünün içinde yer alırlar. Kurşun camı göreceli yumuşak yapısı nedeniyle işlenebilir ve yüksek kırılma indisine sahiptir. Daha fazla kurşun oksit içeren camlar (%65) radyasyon perdeleme camları olarak kullanılabilirler, çünkü kurşunun, bilindiği gibi gama ışınlarını ve değişik formdaki zararlı radyasyonu emebilme yeteneği vardır.Barosilikat camı % 70-80 silika ve %7-13 bar oksitten ve az miktarda alkali (sodyum ve potasyum oksit) ve alüminyum oksitten meydana gelir. Borosilikat camı düşük alkali içeriği ve kimyasal ve ısı şoku dayanıklılığı ile karakterize edilir; bu yüzden, Pyrex diye bildiği cam mutfak malzemelerinde kullanılır.Borosilikat camı suya, asitlere, tuz çözeltilerine, organik maddelere ve halojenlere (klor ve brom) yüksek düzeyde dayanıklılık gösterir.Göreceli olarak alkali çözeltilerine karşı da dayanıklıdır. Sadece hidroflarik asit, yoğun fosforik asit ve güçlü alkalin çözeltileri, yüksek sıcaklıklarda kabın yüzeyinde bozulmaya yol açarlar.Beherler ve dar boyunlu laboratuar şişeleri kimyasal maddelere, ani sıcaklık değişimlerine ve mekanik şoklara karşı dayanıklı olmalıdır.

Ek olarak, şeffaflık, kolayca yumuşama ve şekil verme gibi camın sıradan özeliklerine sahip olmalıdır. Belki de en önemlisi, cam laboratuar malzemesinin üretimi ucuza gelmelidir.Kimya sanayisinin ve sanatının gelişimi açısından damıtma ,işlemi çok önemli yer tutar. Ateşe dayanıklı kaplarda yapılan kaynatma işleminde, kapak kısmında sıvı damlaların yoğunlaştığı gözleniyordu. Buradan esinlenerek damıtma balonu ve imbik geliştirildi. M.S. 4. yy’da Synesius ve özellikle de Zosimos, iki ayrı kaptan oluşmuş damıtma aygıtları kullandılar: damıtma kabı ve külah kısmı. Bu ikisinden daha sonra boynuzlu imbik (retorte) geliştirildi.Kolay uçucu maddelerin damıtılmasında, buharın soğutulması gerektiği anlaşılmıştı, yoksa buhar yoğunlaşmadan sistemden uzaklaşıp gidiyordu. Zamanla hali laboratuarlarda kullanılan su soğutmalı damıtıcılar geliştirilmiştir.Damıtma yada süblimleştirme için kullanılan ilk kaplar topraktan yapılmıştı. Ancak 13. yy’dan sonra, gelişmiş cam kaplar yaygınlaştı.Toprak kaplar kolayca gözenekli duruma geliyordu. Oysa cam kaplar dayanıklıydı. Ayrıca metal kaplar da kullanılıyordu ancak bunların çeşitli biçimlerde kirlenme ve zehirlenmelere yol açtığı bilinmiyordu. Aynı amaçla tahta kaplar da kullanılıyordu ve bunların içine konan sıvılar, kızdırılmış metal çubukların daldırılması ile ısıtılıyordu.
TÜRKİYEDE CAM TARİHİ
Türkiye’deki geleneksel cam ürün yapımı Selçuk ve Osmanlı dönemleri olarak ele alınabilir.
Selçuklu’ların doğudan Anadolu’ya yeni göç ettikleri dönemden kalma bazı Selçuklu cam ürünlerinin varlıkları bilinmektedir. Selçuklu ve Artuklular döneminin bazı parçaları bugün müze koleksiyonlarında yer almaktadır. Bunlar tamamen mimari dekorasyon ya da el yapımı ürünlerdir.
Osmanlı dönemi sırasında, bu dönemden kalan parçalardan da görülebileceği gibi cam sanatı oldukça ilerlemiştir. Cam endüstrisi özellikle İstanbul’un fethinden sonra bu şehirde oldukça gelişmiştir, Osmanlı döneminin lonca sistemi son derece iyi şekilde organize olmuştur. Her bir zanaatkar ve meslek grubu zanaatine ait ham madde temininden malzeme işlenişine, bitmiş ürünün şekli ve satış koşullarına kadar her konu ile ilgilenen bir sistem gelişmiştir. Sistem, ticaret ve zanaat üzerinde katı, disiplinli ve detaylı kurallardan oluşmuştur.
Geleneksel cam endüstrisi en iyi örneklerinden birçoğunu 17-18. yüzyıllarda ortaya koymuştur ancak bu dönemden elimizde çok az doküman kalmıştır. İstanbul Eğrikapı’da, Tekfur Sarayı ve Eğrikapı arasında yer almış bir cam yapım merkezinin olduğunu biliyoruz. III. Murat adına yapılmış bir minyatür o döneme ait bazı önemli belgeleri göstermektedir. Bu eser, bir cam yapımcıları kafilesini resimlemekte ve işçilerin hep beraber yanan bir ocağın çevresinde vazolar biçimlendirirken çalışan bir atölyeyi göstermesi açısından çok önemlidir. III. Murat’ın hakimiyetinde loncaların geçiş töreninde özel olarak inşa edilen bu atölyede kullanılan temel aletlere yakından baktığımızda, geleneksel teknikleri kullanan çağdaş atölyelerin de temelde benzer aletleri kullandığı görülmektedir.
Kanıtlar Osmanlı cam endüstrisinin İstanbul merkezli geliştiğini göstermektedir. Kaynaklar, dönemin başkentindeki Eğrikapı, Eyüp, Balat, Ayvansaray, Bakırköy, Beykoz, Paşabahçe, Çubuklu ve İncirköy mevkilerinde çok farklı çeşitlerde cam üretimi yapan cam atölyelerinin bulunduğunu göstermektedir.
Bu cam yapım merkezlerinde üretilen cam ürünler dışında, ayrıca başta farklı pazarların zevkine uygun olarak üretim yapılan, 13. yüzyılın en büyük cam ihracat merkezi Venedik olmak üzere çeşitli ülkelerden cam ithalatı da yapılmıştır. O dönemde Venedik’te bir Türk ticarethanesi de bulunmaktaydı. Venedik’te özellikle Türk pazarı için üretilen camın ithalatı 1716′da dönemin padişahı tarafından yasaklanmıştır ancak 1700′lerden itibaren başka bir merkezden, Bohemya’dan cam ithalatı devam etmiştir.
Ayrıca I. Mahmut döneminde Fransa’dan cam ustaları getirtildiği, Mehmet Dede ismindeki bir Mevlevi Dervişi’nin III. Selim döneminde cam yapım tekniklerini öğrenmek üzere İtalya’ya gönderildiği bilinmektedir. Söylenildiği üzere, söz konusu Mevlevi usta Beykoz, İstanbul’da bir atölye açmıştır ve çalışmaları arasında en popüleri Çeşm-i Bülbül olmuştur. 1899′da Saul Modiano adındaki bir Yahudi Levanten tarafından bugün eski Paşabahçe cam fabrikasının bulunduğu yerde ‘Fabbrica Vetrami di D. Modiano, Constantinople’ etiketli ürünler üreten, 1902 yılı itibariyle 500 kişiye iş imkanı sağlayan bir atölye kurulmuştur.
Cumhuriyet’in kuruluşu ile Türk cam endüstrisi yepyeni bir yön kazanmış ve 17 Şubat 1934′te diğer cam atölyelerine çok yakın bir yerde, Paşbahçe’de, Boğaz’ın yamaçlarında, meclis onayıyla ilk ulusal fabrika kurulmuştur. Türkiye İş Bankası tarafından “Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları A. Ş” adı ile kurulan bu fabrikayı çeşitli tarzlarda cam üretimi yapan birçok başka şirket takip etmiştir.
Paşabahçe, özellikle kuruluş yıllarında ülkenin her yerinden çok sayıda cam ustasını bir araya toplamış ve Türk cam tarihi için önemli bir cam yapım merkezi haline gelmiştir. Bu dönemin en önemli cam işçileri arasında, özellikle serbest şekil verilmiş ürünleri ile tanınan (baba) Yusuf Görmüş yer almaktadır.
Geleneksel Türk cam ürünü, Çeşm-i Bülbül ya da Venedik biçimi ile üretilen Türk filigranosu, Beykoz işi olarak da bilinir. Benzer yüksek kaliteli ürünler halen Venedik’te Murano’da üretilmektedir. Geleneksel Çeşm-i Bülbül dışında, Türk cam sanatının daha çok uygulamalı ya da dekoratif ürünler için uygun form ve tarzları benimsediği görülmekte, seramik sanatından edinilmiş birçok formun özellikle baskın olduğu bilinmektedir.

CAM’IN YAPISI

Ekim 19th, 2009 Yorum yok »

Birçok sayıdaki kimyasal madde (boraks, soda gibi) sıvı camda, camın sertleşmesi gibi çeşitli özelliklerin cama katılması için kullanılır. Belli bir karakterdeki camın oluşumu camın soğutulma hızına bağlıdır ve atomlar arası yada atom grupları arasındaki karışık bağ yapılarına (Kovalent ve iyonik bağlar) ihtiyaç duyar. Bireysel atomlar ‘kristal kafes’ diye bilinen düzenli 3 boyutlu diziler meydana getirdiğinde, kristaller oluşur. Fakat cam, sıvı haldeyken soğumaya başladığında, rasgele bir ağ oluşturur. Camın oluşumunda yer alan asıl parçalara, bu durumda ağ oluşturucuları diyebiliriz. iyonlar bu ağın bazı bölgelerine sızarak, ağ yapısını yeniden düzenlerler ve böylece camın iyonlara bağlı olan özellikleri ortaya çıkar. iyonlara ağ düzenleyicileri denmesinin sebebi budur.Camın kimyasal dayanıklılığı, diğer bilinen malzemelerden çok daha fazla ve geniş bir yelpazededir. Ayrıca mekanik dayanırlığını da kurşun geçirmez camların varlığı kanıtlar. Kurşun geçirmez camların yapısında polikarbonat vardır ve camın bir santimetre kalınlıkta olması kurşun geçirmemesi için yeterlidir.   sanat

CAM’IN KEŞFİ

Ekim 19th, 2009 Yorum yok »

İnsanoğlu volkanik cam veya obsidyen diye anılan doğal camı çok eski zamanlarda keşfetmiş ve bu doğal madeni işleyerek, bıçak, ok ucu, silah süsleme aracı ve mücevher olarak kullanmıştır.

Suni camın ilk olarak nasıl üretildiğine dair hiçbir kanıt olmamasına rağmen, Romalı bir tarihçi olan Pliny, camı ilk olarak Finikeli denizcilerin bulduğuna işaret eder. Hikayeye göre denizciler, Suriye’nin Prolemais bölgesindeki sahilde bir kamp kurarlar ve ateş yakarak kaplarını, aynı zamanda yükleri olan soda blokları üzerine koyarlar. Ertesi gün uyandıklarında, ateşin sıcaklığından dolayı kum ve sodanın camı oluşturduğunu görürler. Camın ilk olarak Mısırlılar ve Finikeliler tarafından İ.Ö. 2. yüzyılda üretildiği söylense de, Mezopotamya’da bulunan ilk cam örneklerinin tarihi, İ.Ö. 3. yüzyıla dayanmaktadır. Cam eski zamanlarda çoğu kez kralların himayesinde ve krala bağlı olarak faaliyet gösteren atölyelerde veya zengin müşterilerin gereksinimlerini karşılamak amacıyla üretilmiştir. Bununla beraber, ilk günden beri değerli taşlara ve insan eliyle yapılmış madeni eşyalara alternatif olarak üretilmiş ve kullanılmıştır. Roma Dönemi’nden itibaren, hemen hemen tüm cam eşyaların üretiminde taş, maden ve seramik eşyalar taklit edilmiştir.

CAM

Ekim 19th, 2009 Yorum yok »

Cam kelimesinin tozu geçmişte cam yapımında kullanılan, latince adı “glastum” olan bir orman çiçeğinin adından türediği tahminleri yaygındır. Diğer bir yaklaşım ise “cam” teriminin ingilizce (galcede) “glas sun” kelimesinden, bu kelimenin söz konusu lisanlardaki anlamı olan “kehribar” dan geldiğidir.

Cam dokunulduğunda sert ve katı bir malzemedir. Gevreksi bir yapısı vardır, sert bir yüzeyle aniden karşılaştığında kırılmaya meyillidir. Buna rağmen kimya terminolojisinde sıvı olarak tanımlanmaktadır. Yani sıvıları taşımak için tasarlanmış vazoların çoğu aslında sıvının kendi formudur. Cam sertleşmek için soğutulduğunda bu temel nitelikleri taşımaktadır ancak, ısıtıldığında nitelikleri tamamen değişir. Süneklik derecesine kadar yumuşamaya başlar ve eğer yeterli derecede ısıtılırsa su gibi akıcı olur.

Portrenin Çizim Formatları

Ekim 19th, 2009 Yorum yok »

Baş portesinde, tam yandan (profilden) çizimler 45° lik açıyla ½ oranında yapılan yarım yandan (demi profil) çizimler, tam karşıdan-önden (fastan) yapılan çizimler olmak üzere üç şekilde ele alınır. Ancak başın aşağı, yukarı olmak üzere birçok halde resmedilmesi olağandır. Ayrıca, fastan ile demi profil arasında ¾ oranında (yüzün 4/3 ünün resmedilmesi) Turvakardan (Trois-Quart) çizimlerde vardır.
ÇİZİM 5
Canlı modelden çizimlerde, modele olan uzaklık;
baş çizimlerinde 1,5 m
yarım boy bel portresinde 1,80
tam boy portrelerde 2 – 4 m olması standart ölçülerdir.

Ne var ki, uygulamada esneklik ressamın tavrına bağlıdır. Perspektif kısalmalarla birlikte bu ölçütler gözümüzün görme açısı (görme konisi) içinde yer almasını sağlamak, gözlemimiz içinde konumuza (modelimiz) olan konsantrasyonumuzun dağılmasını engellemek içindir. Örneğin, tam boy portresinde 2 m den yakın bir mesafeden bakacak olursak, başımızı bir yukarı kaldırıp modelin yüzüne, bir eğerek modelin ayaklarına çevirirsek vücudu bir tek bakışla tümünün göremeyeceğimizden çizimi gerçekleştiremeyeceğiz. Standartların dışında uzak mesafelerden detayları algılayamayız.

Mesafe (modele olan uzaklık) gibi çizim ebatları da yine çizimin net olarak elde edilebilmesi açısından standart boyutlar önerilmiştir.
Baş ya da yarım boyda 30,5cm x 48cm
Tam boyda 48cm x 61cm

Kara kalem ve renkli kalemle çizimler dışında yağlı boya çizimlerde de standart tuval ölçüleri kullanılır. Yine, sanatçıların kendine özgü (kurgulama açısından) standart dışı ölçülerde yüzeylere çalıştıkları bilinmektedir.

Kanon olarak saptanan başa oranla vücudun çizimindeki oranlar göz önüne alınarak;
Baş çiziminde 12 cm – 15 cm
Yarım boy portresin de 10 cm – 12 cm
Tam boy portresinde 7cm – 9 cm alındığında ( kaldı ki bu ölçüler boya resimde sınır kabul edilir) 48cm x 61cm kağıt ölçülerinde tam boy portresini ancak; 7 cm – 9 cm lik ölçüsünde yerleştirebiliriz.
O halde bunu şöyle örneklersek; 1/7 baş oranıyla boy portresi çizersek, başı 7,5 cm aldığımızda 7,5 . 7 = 52,5 cm yapar.
52,5 cm boy oranıyla 48cm x 61cm lik kağıda (yüzeye) yerleştirebiliriz. Bu oranlamada kağıdı tamamına yakın doldurduğunu görüyoruz. Daha büyük ebatlardaki yüzey üzerinde 52,5 cm lik figür, yüzeyden geriye doğru uzaklaşan konumda ( oylum perspektif) yerleştirildiğinde, etkisi farklı olacaktır.

Tüm resim türleri içinde yapılması en zor olan, portre resimleridir. Profesyonel ve usta ressamların kendi teknikleri (üslup – biçem) doğrultusunda, ele aldıkları konuları arasında kendi portrelerini de çizdiklerini unutmayınız.

Baş Çiziminde Yön

Ekim 19th, 2009 Yorum yok »

Baş, boyun ekseninde değişik yön ve açılarda hareket etme kabiliyetine sahiptir. Ancak tam geriye başımızı çevirmemiz olanaksızdır.
Resmetmede daha önce değindiğimiz psikofizyolojik unsurların geçerli olması, poz ve duruşların bakış noktasına göre düzenlenmesidir. Bu, bir bakıma portrenin belirlenmiş alan içinde yerleştirilmesiyle ilgilidir. Resme bakış odağının tespiti ve kompozisyon, resmedilen modelin durağan (statik) ya da hareketli (dinamik) pozuyla doğru orantılıdır.
Baş ve gövde aynı yönde, örneğin; tam karşıdan (fastan) konumlandığında hareketsizdir. Canlı etki yapmaz. Yine baş ve gövde, her ikisinin tam yandan resmedilmesi de hareketsiz etkisi yapar. Ancak baş ve omuzlara farklı yönlerde poz verildiğinde hatta başı hafif aşağı ya da yukarı eğdiğimizde hareketli ve psişik etkisi, farklı bir duruş kazanmış olacaktır. Bel portresinde kolları tutuş şekli de canlı etkiyi oluşturur. Bu, boy portresi için de aynıdır.
Usta ressamlar, profesyonel sanatçılar konuları gereği figürleri her yönde resmedebilirler. Portre geleneğinde, Ingres’in öğretileri doğrultusunda, baş ve vücut çizimlerinde, başı; tam karşıdan alabileceğimiz gibi farklı açılarda ve yönlerdeki pozlarla çalışıyor olmasının bir ayrıcalığı yoktur. Yinelersek; pozun seçimi, modellerimizin karakteristik özelliğiyle örtüşüyor olması, aynı zamanda estetik açıdan önemini ortaya koyar. Başın, gövdenin ve kolların konumuyla hareketi tamamlayan, plastik etkileri öne çıkaran durumlara dikkat etmeliyiz. Gözlerin bakış yönü izleyicide olabildiği gibi duruşa göre farklı yönlere de bakabilmeli. Bu nedenle, asıl çalışmalarımıza geçmeden önce eskiz çizimler yapmalıyız. Eskizlerin, bir düşüncenin tespiti, ilk izlenimlerin aktarımı, anın yakalanması olduğunu unutmayalım.
Portre çizimlerinde, önden(fastan) ve yarı yandan (demi profil) çalışmalar daha çok tercih edilmektedir. Nedeni; konu edilen kişinin kendisi olduğundan (model olan kişi) yüzünün ön planda olması ağır basmaktadır. Grup portrelerde, anlatım gereği figürlerin aldığı konuma göre bakış yönleri de farklı olacağından, kimi figürlerin yüzlerini karşıdan, kimilerini yandan hatta arkadan resmedebiliriz. Yapıtın odağını oluşturan, görsel merkezinde figürlerin yüzlerini fastan resmetmek şartı da yoktur. Ancak etki arttırıcı olarak çalışılması kabul edilebilir.
Model tam önden görülüyorsa, baş merkeze yerleştirilmelidir. Model hafif yandan ( demi profil) görülüyorsa baş, görsel merkezin biraz dışında olmalı. Yüzün dönük olduğu boşluk daha fazla olmalı, başın arkasında daha az boşluk bırakılmalıdır. Modelin tam yandan (profilden) çiziminde, baş biraz daha ortadan olmalı, yandan bakan gözler merkeze yakın alınmalıdır.
Bel portesinde; vücudun pozuna göre başa karşısından bakılsa, merkezin dışında kompoze edilmeli. Estetik açıdan başı önden resmediyorsak, vücudu yandan görüntülemekte yarar vardır.
Dikkat edilmesi gereken bir başka nokta; perspektif kısalmaların fazla abartılmadan verilmesidir. Örneğin; yarım dönmüş modelin, arkada kalan kolunu bir masaya ya da başka bir yere dayanmasıyla geride olacağından, daha küçükmüş gibi görülse de (fotoğraf çekimlerinde bu, abartılı olarak çıkar.) bunu normale yakın resmedeceğiz. Bu abartılı çizimler, mizahi etki yaratmakta; ancak çizgi romanlarda etki gücünü arttırmak için ve illüstrasyonlarda kullanılmaktadır.

Benzetme

Ekim 19th, 2009 Yorum yok »

Naturalist, tasvir sanatının geleneğinde ve akademik çizimlerde benzetme, portreyi resmetmenin ilk koşuludur. Bunun yanısıra çeşitli tiplerdeki karakterlerin poz ve bakış yönleri, farklı açılardan ele alındığında, öznesiyle bütünleştirebilmek, işin zor ve artistik yanıdır. En iyi öğrenme yöntemi, doğal gözlemlerimiz ve usta sanatçıların elinden çıkan yapıtların incelenmesi olacaktır.
Öznesi sorunu, konu içinde figüre yüklenen işlev ve taşıdığı sıfatla ilintili konumudur. Şöyle düşünelim; karşımızda duran figürün arka fonunda bir otomobil ve açılmış ön kaportası, elinde anahtar ya da tornavida olsun. Size göre bu kişi tamircidir. Aynı pozun arka fonuna resim sehpası ve tuval yerleştirelim ve eline de bir palet ve fırça verelim. Şimdi bu kişi ressamdır. Buna bir başka örnek de; fotoğraf sanatçısı John HİLLİARD’ın “Ölümün türleri” adlı fotoğraf dizisidir. Poz; yerde yatan, üstü örtülü cesettir. 1) ceset yol kenarında = ezilmiş. 2) ceset deniz kenarında = boğulmuş. 3) ceset yangın yerinde = yanmış 4) ceset inşaat alanında = düşmüş.  Aynı poz mizansen değiştiğinde bize dört farklı ölüm fikrini çağrıştırmaktadır.
Portrede kusursuz benzetme , iki temel faktöre dayanır;
Fiziksel yapı
psikolojik yapı
Fiziksel yapı ve benzerliği sağlamak için;
a.    başın konstrüksiyonunun bilimsel yolla çizimi
b.    portresi yapılacak kişinin tipik özelliklerinin bilinerek abartılması gerekir.
Bu abartma Antropolojik açıdan kişinin fizik ve karakter yapısının belirgin olarak ifade edilmesiyle bağlantılıdır. Başın ve vücudun bu özelliklerini bilmek, çizim de tam bir ustalığa ulaşmak, benzetmekle birlikte artistik kalitenin (üslup-biçem) varlığında saklıdır.
Psikolojik açıdan ruhsal durumu yansıtmak; yüzdeki ifadeye, davranış ve poza bağlıdır.
Poz, modelin fizyonomisine, karakteristik yüz çizgilerine ve duruşuna göre verdirilir. Ingres; “İyi bir sanatçı, modelinin düşüncelerine nüfus etmelidir.”diyor. Bu nedenle, başın ve vücudun duruşuna, karakteristik yüz çizgilerine dikkatle bakıp, derinliğine incelemek gerekiyor. Ressamların,portresini yapacakları kişilerle önce sohbet etmeleri, kişiye özgü davranışları yakalamak içindir.
Karakteristik yapıyı ve özneyi daha iyi ortaya çıkarmak, ruhsal (psişik) yönden anlatımı güçlendirmek, tüm bu psikofizyolojik yapının tamamlayıcı unsuru olarak ışığa bağlıdır. Aydınlanmanın yönü, konuyu mekan içinde vurgulama, ışığın yoğunluğu, anlatımın temel unsurlarıdır.,
Portre, ışığa göre önden, yandan(profil), yarı yandan (demi profile), arkadan aydınlanmakla, (resmi çizilecek kişinin) çok farklı psişik etkilere sahip olacaktır. En tepeden ve alttan verilen ışığın gözlenmesi, izleyende alışık olmadık tesirler bırakır. Güneş doğarken ve batarken yatay gelir, aydınlanmalar çok romantik ve hüzün vericidir. Yükseldikçe belli açıyla üstten aydınlatır. Öğlen, en tepede, portredeki aydınlanmalar, yüzün konstrüksiyonuna bağlı olarak, kişiyi belki de tanıyamayacağımız yanıltıcı gölgeler oluşturur. Doğal ışığı bu nedenle alttan almıyoruz. Hiç alışık olmadığımız bu aydınlanmayı yapay ışık kaynağı ile oluşturduğumuzda, gölgeler ifadeyi çok itici hale sokar. Ürkütücü izlenimler yaratır. Aynı şekilde karşıdan gelen, figürü siluet halinde ve gölgesini görmemizi sağlayan ışık-aydınlanmada (contre jour) aynı etkiyi yapar. Giderek Sürrealist ( gerçek üstücü ) anlatımlarda kullanılarak, fantastik sinemanın temelini oluşturmuştur. ( korku filmleri)
Işığın engelsiz olarak geldiğinde ve herhangi bir kırılma ve yansıma (refle) olmaksızın meydana gelen aydınlanmalarda (ışığın, böyle ayarlandığını kabul edersek) kontrastlar sert ve kuvvetlidir. Gölgelerde formu algılamak güçleşir (tenebriz). Barok ışık da bu kaynaktan doğar. Formun eridiği sahneler oluşur.
Işığın engellere çarparak kırılıp, sayısız ışığın birçok yüzeyde bilardo topunun açısal kırılmaları benzeri öyle çok ters aydınlanmalar oluşturduğunda, kontrastlar zayıflar, gölgeler yumuşar, gölgelerde de formu algılarız (Rönesans’ın ışığı, Leonardo da Vinci’nin Sufumato’su). Bunu görmek için, kurduğunuz natürmorta gelen ışığın yönü doğrultusunda, ışık konuyu aydınlatıp devam ettiği sırada, konunun arkasına parlak ya da beyaz bir yüzey yerleştirdiğimizde konunun arkasında, gölgelerde de yarı aydınlanmalar (refle-yansıyan ışık) oluştuğunu (kontrastı azalttığını) göreceksiniz.

ganyan