Eski Türk resim sanatı Budizm, Maniheism ve İslâmlık devri olarak üç din çerçevesi içindeki eserleri içine alır: Böylece sekizinci yüzyıldan dokuzuncu yüzyıl sonuna kadar bin yıldan fazla bir zamana yayılmaktadır, Eski Türk resminin asıl temsilcileri, sanata çok istidatlı olan Uygur Türkleri’dir.
Eski Uygur şehirleri harâbelerinde bulunan sekiz ve dokuzuncu yüzyıllardan kalma Budist ve Maniheist duvar resimleri ile minyatürler Türk resminin bugüne kadar bilinen en eski örnekleridir. Bunlarda râhipler, vakıf yapanlar, müzisyenler tasvir edilmektedir. Kompozisyon sıralama halinde ve simetrik bir düzene göredir. Koyu mavi ve kırmızının çok olduğu parlak renkler kullanılmıştır.
Hükümdârlar ve asiller, Mani dinini kabul ediyorlarsa da halk Buda dinine bağlı kalıyordu. Az sayıda Nasturi hıristiyan vardı. Uygurlar’ın Budist resim sanatının en mühim âbidesi Murtuk civarında Bezeklik’de bulunan mâbettir.
Resimlerde görülen, ellerde taşınan çiçeklerin bir çeşit kâğıt hamurundan iri plâstik adak eşyası olduğu Von le Coq’un araştırmalarından anlaşılmıştır. Bunlardan sağlam olarak kalmış olanlar mâbet kalıntılarında bulunmuştur.
İnsan yüzüne ferdî bir hususiyet vermek, yani portre yapmak sanatı, ilk defa 750′den sonra Türk duvar resimlerinde başlamıştır. O zamana kadar insan vücudunun diğer kısımları gibi yüz de şemalara göre çiziliyor ve resmin altına adı yazılarak ayırt ediliyordu. Fresklerde resimlerini yaptırmak isteyen kimseler tasvir ediliyor, böylece çeşitli insan grupları Hint ve Çin râhipler, Toharlar, İranlılar görülüyordu. Uygurlar kendilerinden farklı insanlar ürerinde dikkatlerini toplayarak bunları tiplere ayırdılar ve tabii kendilerini de daha belirli olarak görmeğe başladılar. Bu durum onlara portre sanatı yaratmak ve geliştirmek imkânını kazandırdı.
Portre benzerliği, aynı kıyafet ve duruşta yan yana sıralanmış râhip resimlerinde açıkça bellidir. Bunların yüzleri çeşitli insanları gösteriyor. Diğer resimlerde kendini belli eden bu portre sanatı ferdî düşünce ye şuur bakımından çok mühim bir ilerlemeyi gösterir. Portre sanatının doğmasında eski geleneklerin de rolü olmuştur. Göktürkler’de ve Uygurlar’da eskiden Bengü ve Mengü adı verilen hatıra taşlarına ölen kahramanın adı, ünvanı ve memuriyeti ile yaşı yazılarak onlar ebedileştirilirdi. Bunun için onun yaşının herhangi bir değiştirmeye imkân vermeyecek şekilde belirtilmesi gerekiyordu. Uygurlar’da bu fikir sonradan tesirini göstermiş olmalıdır. Bezeklik fresklerinde Uygur prensleri çok realist olarak resmedilmiştir. Sorçuk’da kadın ve erkek vakıfçıları tasvir eden bir freskte figürler hep portre hususiyeti gösteriyor. Hoço’da dört nala koşan bir at freski de yeni realizm için iyi bir misal olarak görülebilir.
Uygurlar zamanından kalan minyatürler Maniheist kitaplardan sayfalardır. Bunlar kısmen dinî kısmen dünyevî sahneleri canlandırırlar. Bunlardan başka büyük resimli sayfalar ve sancaklar kalmıştır ki, bunlar Mani mâbetlerinde saklanır ve âyinlerde kullanılırdı. Bu Uygur minyatürleri ilerde göreceğimiz gibi, İslâm minyatürünün kaynağı olmuştur.
Uygurlar, tipleri ayırmak, tarihlendirmek ve portre resimlerini yaratmaktan başka ilâh tasvirleri de yaparak her iki bakımdan Çin resmi üzerinde tesirli olmuşlardır. Bunlardan başka Uygur ressamları dokuzuncu yüzyılda yeni bir üslûp geliştirmişlerdir. Birçok küçük sahnelerle bir veya birkaç hikâyeden ibaret Tohar resimlerinden farklı olarak Uygurlar, büyük ve sade kompozisyonları seviyorlardı. Renk olarak koyu lacivert ve açık yeşil yerine kızıl kahverengi tercih olunuyordu.
Uygurlar’da bu şekilde gelişmiş olan sanat gittikçe kuvvetlenerek devam etmiş, Uygur devleti dağılınca bu kabiliyetli Türkler’in parlak mirası yeni hakimiyet kuran Moğollar’la Batı’ya ye İslâm dünyasına geçmiştir.